Kategori: Hukuk Genel Kurulu

  • Tarım Bağ-Kur Sigortalılığının Tespitinde hukuki yarar

    Özet Sonuç itibariyle, davacının sigortalılığının tespitini talep ettiği sürelerden 31.10.2008-31.12.2009 tarihleri arası dönem yönünden davalı SGK tarafından davacının sigortalılığının 01.10.2008 tarihinde başladığı ve devam etmekte olduğu hususunun inkar edilmemekle, davacının 2926 sayılı Kanuna tabi tarım Bağ-Kur sigortalısı olarak Kuruma tescilinin bulunduğu 31.10.2008-31.12.2009 tarihleri arasındaki sigortalılık sürelerinin, yeniden tespitini dava yolu ile talep etmede hukuki yararı bulunmamaktadır.

    Hal böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup; direnme kararının onanması gerekir.

    • 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 106: Tespit Davası
    • 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 114: Dava şartları
    • 5510  Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Kanunu madde 7 Sigortalılığın başlangıcı
    • Mülga 2926 Sayılı Tarımda Kendi Adına Ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu Madde 2
    • Mülga 2926 Sayılı Tarımda Kendi Adına Ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu  Madde: 3

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 01.02.2012 Tarih, 2011/10-642 Esas ,  2012/38 Karar

    “İÇTİHAT METNİ”

    Taraflar arasındaki  “sigortalılık süresinin tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Denizli 1. İş Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 27.05.2010 gün ve 2010/206 E. 2010/278 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin 17.01.2011 gün ve 2010/9218 E. 2011/90 K. sayılı ilamıyla;

    (…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Yerel mahkemece, davacının Denizli 2. İş Mahkemesinin 2008/474 E-2009/618 K sayılı dosyasında HUMK 445 maddesi gereğince iade-i muhakeme yoluna başvurma serbestîsi bulunduğundan bahisle davanın reddine karar vermiştir.

    Denizli 2. İş Mahkemesinin 2008/474 E-2009/618 K sayılı dosyasında, davacının 01/07/1994-31/10/2008 tarihleri arası 2926 sayılı Yasa kapsamında Tarım Bağ-Kur sigortalılığının tespiti isteminde bulunduğu, davanın reddine dair kararın Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2009/15837 Esas -2009/15903 Karar sayılı ilamı 08/12/2009 tarihinde onanarak kesinleştiği sabittir.

    Somut olayda ise davacı 01/01/1996-31/05/1997 ve 01/01/2003-31/12/2009 tarihleri arasında Tarım Bağ-Kur sigortalılığının tespitini talep etmiştir. Mahkemece yapılacak iş, davacının 31/10/2008-31/12/2009 yıları arası dönem için tarımsal faaliyetinin varlığı konusunda araştırma yapmaktır. 2926 sayılı Yasa’nın 2, 3 vd. maddelerinde aranan yasal unsurların tespiti amacıyla, davacının, tarımsal faaliyetinin devam edip-etmediği yönünde, tapu kayıtları ile çiftçilik belgesinin bulunup bulunmadığı, başkasına ait arazide tarım yaptığının iddia edilmesi durumunda kira sözleşmeleri, hangi ürünleri ektiği ve elde ettiği, ürünleri nasıl değerlendirdiği, kooperatife kayıtlı olup-olmadığı vb. gereğince araştırılıp, makul süreyi aşan ara verme varsa; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 14.02.2007 gün ve 2007/21-73-71 sayılı kararında da ifade edilen “makul süreyi” aşacak şekilde fazla olması karşısında, anılan tarih aralığından ve sonraki dönem yönünden 2926 sayılı Yasa kapsamındaki Tarım Bağ-Kur sigortalılığın kabulü için; bu sigortalılık kapsamında yeniden tescil veya prim ödenmesi, ya da, ürün teslimi nedeniyle tevkifat yapılması halinde bu tarihi takip eden aybaşından geçerli olmak üzere Tarım Bağ-Kur sigortalılığının başlatılması mümkün olabilecektir.

    Mahkemece, yukarıda belirtilen fiili ve hukuki durumlar gözetilmeksizin eksik inceleme ile karar verilmesi, usül ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davacı vekilinin temyiz itirazları nazara alınmalı ve hüküm bozulmalıdır…)

    gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, sigortalılık süresinin tespiti istemine ilişkindir.

    Davacı, 2926 sayılı Kanuna tabi tarım Bağ-Kur sigortalılık süresinin tespitine ilişkin olarak açtığı ilk davada tespit talebinin kısmen kabulüne karar verildiğini, kararın kesinleşmesinden sonra kabul edilmeyen süreleri de kapsayacak şekilde kooperatif üyeliğinin bulunduğuna dair belgenin ele geçirildiğini, sigortalılık süresinin tespiti davalarının kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle açılan ilk davada reddine karar verilen sürelerin yeniden tespit davasına konu olabileceğini beyanla 01.01.1996-31.05.1997 ile 01.01.2003-31.12.2009 tarihleri arasındaki dönemde kooperatif kaydına istinaden tarım Bağ-Kur sigortalılık hizmetinin tescilini istemiştir.

    Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (Devredilen Bağ-Kur) vekili, talebin ilk davaya konu süreler yönünden kesin hüküm nedeniyle, ilk davanın konusu olmayan süreler yönünden ise davacının 01.10.2008 tarihinden itibaren 2926 sayılı Kanuna tabi zorunlu Tarım Bağ-Kur sigortalısı olarak tescilinin bulunması ve sigortalılığının devam etmesi karşısında sigortalı olduğu bu sürelerin yeniden tespitinde hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle reddi gerektiğini savunmuştur.

    Mahkeme, davacının talebinin ilk davada konu edilen kısımları yönünden kesin hüküm oluştuğu, bu kısım dışında kalan talebin ise elde edilen yeni belge ile tarım sigortalılığı kesintisiz devam edeceğinden tespitte hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş; davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur.

    Mahkeme, bozma ilamına konu ve tarımsal faaliyetin araştırılması gerektiği belirtilen 31.10.2008-31.12.2009 dönemi yönünden davacının tarım Bağ-Kur sigortalısı olarak tescil edilmiş olduğu, tescilli olduğu süre için yeniden dava açmakta hukuki menfaati olmadığı, gerekçesiyle önceki kararında direnmiş; hükmü davacı vekili temyize getirmiştir.

    Özel Daire bozma ve direnme kararlarının kapsamı itibariyle direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının 31.10.2008-31.12.2009 tarihleri arasındaki dönem yönünden tarım Bağ-Kur sigortalılığının tescili talebi ile tespit davası açmada hukuki yararı bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

    Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle hukuk yargılamasının amacı ve davada menfaat (hukuki yarar) kavramları hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.

    Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemeden hukuksal korunma istemi ile bir davanın açılabilmesi için davacının bu davayı açmakta (veya mahkemeden hukuksal korunma istemekte) bir çıkarının bulunmasıdır.

    Davacının dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalı ve davacı mahkemeyi gereksiz yere uğraştırmamalıdır (Arslan, Ramazan; aktaran: Hanağası, Emel: Davada Menfaat, Ankara 2009, önsöz VII).

    Hukuk Genel Kurulu’nun 24.06.1992 gün ve 1992/1-347 E., 1992/396 K. ve 30.05.2001 gün ve 2001/14-443 E., 2001/458 K. sayılı kararlarında da belirtildiği üzere buna hukuki korunma (himaye) ihtiyacı da denir (Rechts-schutzbedürfnis). Mahkemelerden hukuki himaye istenmesinde,  himayeye değer bir yarar olmalıdır.

    Öte yandan, bu hukuksal yararın, “hukuki ve meşru”, “doğrudan ve kişisel”, “doğmuş ve güncel” olması gerekir (Hanağası, Emel: Davada Menfaat, Ankara 2009, s.135).

    Mülga 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönem içinde öğreti ve yargısal kararlar, dava açarken hukuki yararın bulunması gereğini, “dava şartı” olarak kabul etmiştir. Bu şart, “dava konusuna ilişkin genel dava şartlarından biri” olup, davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve esas hakkında hüküm verilebilmesi için varlığı gerekli olduğundan “olumlu dava şartları” arasında sayılmaktadır.

    Nitekim, aynı görüş, Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.1982 gün ve 1982/7-1874 E.-914 K.; 5.6.1996 gün ve 1996/18-337 E.-542 K.; 10.11.1999 gün ve 1999/1-937 E.-946 K. ve 25.05.2011 gün ve 2011/11-186 E. 2011/352 K. sayılı kararlarında da, benimsenmiştir.

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda öğreti ve yargısal kararların bu uygulaması aynen benimsenerek, davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması “Dava Şartları” başlıklı 114. maddesinin 1. fıkrasının (h) bendinde açıkça dava şartları arasında sayılmıştır.

    Bir davada, hukuki yarar ilkesinin dava şartı olarak gözetilmesinin, yargılamanın amacına ve usul ekonomisi ilkesine uygun olarak yargılama yapılmasına yarar sağlayacağı, her türlü duraksamadan uzaktır.

    Bu ilkeden hareketle, dava şartı olarak hukuki yararın varlığının, mahkemece, taraflarca dava dosyasına sunulmuş deliller, olay veya olgular çerçevesinde, kural olarak davanın açıldığı tarihe göre, kendiliğinden ve yargılamanın her aşamasında gözetilmesi gerekir. Bu sayede, iç hukukumuzun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme)’nin 6. maddesi ve 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde düzenlenen “hak arama özgürlüğü” nün dürüstlük kuralına uygun kullanılması sağlanabilecek; bu durum, haksız davalar açmak suretiyle, dava hakkının kötüye kullanılmasına karşı bir güvence oluşturacaktır.

    Dava açmaktaki hukuki yarar; hukuk düzenince kabul edilmiş meşru bir yarar olmalı, bu yarar dava açan hak sahibi ile ilgili olmalı ve dava açıldığı sırada halen mevcut bulunmalıdır. Ayrıca açılacak davanın, ortaya çıkacak tehlikeyi bertaraf edecek nitelikte olması gerekir. Bir kimsenin hakkına ulaşmak için mahkeme kararının o an için gerekli olması durumunda hukuki yararın olduğundan sözedilebilir. Bir mahkeme kararına ihtiyaç yoksa hukuki yarardan söz edilemez (Pekcanıtez, H./Atalay, O./Özekes, M.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2011, s.297).

    Uyuşmazlığın çözümünde, hukuki yarar kavramının tespit davasındaki yansımasının ne olacağının ayrıca irdelenmesinde yarar vardır:

    Bilindiği üzere mahkemeden istedikleri hukuki korunmaya göre davalar eda davaları, tespit davaları ve inşai davalar olarak ayrılmaktadır.

    Eda davalarında, bir şeyin yapılması, bir şeyin verilmesi veya bir şey yapılmaması istenmekte iken;  inşai (yenilik doğuran) davalar ile de var olan bir hukuki durumun değiştirilmesi, kaldırılması veya yeni bir hukuki durumun yaratılması istenir. İnşai (yenilik doğurucu) davanın kabulü ile yeni bir hukuki durum yaratılır ve hukuksal sonuç genellikle bir yargı kararı ile doğar.

    Tespit davaları ise bir hukuki ilişkinin var olup olmadığının tespitine ilişkin davalar olup, konusunu hukuki ilişkiler oluşturur. Bu dava türü ile bir hukuksal ilişkinin varlığı veya yokluğu saptanmaktadır. Bu davalarda davacının amacı ve dolayısıyla talep sonucu, bir hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun veyahut içeriğinin belirlenmesidir.

    Tespit davasında sadece tespit hükmü verilebilir. Tespit davasında verilen karar ile hukuki ilişkinin varlığı veya yokluğu kesin olarak tespit edilir, diğer bir anlatım ile davalının varlığını inkar ettiği ilişkinin var olduğu veya yokluğunu inkar ettiği hukuki ilişkinin yok olduğu kesin olarak hükme bağlanır.

    Bir tespit davasının kabule şayan olabilmesi için, bu davanın konusunu oluşturan hukuki ilişkinin var olup olmadığının mahkemece hemen tespit edilmesinde davacının menfaatinin (hukuki yararının) bulunması gerekir.

    Tespit davasında, eda davasından ve inşai davadan farklı olarak, davacının böyle bir menfaatinin bulunduğu varsayılmaz. Tespit davasında davacı, kendisi için söz konusu olan tehlikeli veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın ancak tespit davası ile giderilebileceğini kanıtlamalıdır. Çünkü tespit davası, hukuki bir durum ya da hak henüz inkar ya da ihlal edilmeden, yani herhangi bir zarar doğmadan açılabildiğinden, menfaatin doğmuş ve güncel olması gereğinin bir istisnası olarak ortaya çıkmıştır.

    İşte davacının hukuki ilişkinin derhal tespitinde menfaatinin (hukuki yararının) varlığı için öncelikle, davacının bir hakkı veya hukuki durumu güncel (halihazır) ve ciddi bir tehlike ile tehdit edilmelidir. Bu tehdit çoğunlukla davalının davranışları ile ortaya çıkar.

    Söz konusu bu tehdidin davacı için bir tehlike oluşturabilmesi, bu tehdit nedeniyle, davacının hukuki durumunun tereddüt içinde olmasına ve bu hususun, davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmasına bağlıdır (Hanağası, Emel: a.g.e., s.133 vd).

    Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekilinin 09.10.2009 tarihli beyanı ve davalı SGK vekilinin cevap dilekçesi uyarınca, davacının 01.10.2008 tarihinden başlamak üzere 2926 sayılı Kanuna tabi olarak tarım Bağ-Kur sigortalılığının başlamış ve halen devam etmekte olduğu konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.

    Buna göre Özel Daire bozma ilamına konu ve direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık konusu 31.10.2008-31.12.2009 tarihleri arası dönemde davacı 2926 sayılı Kanuna tabi tarım Bağ-Kur sigortalısıdır.

    Davacının sigortalılığın tespiti talebine ilişkin dava açmakta hukuki yararı bulunduğunun kabul edilebilmesi için, sigortalılık hakkını elde edebilmesi yönünden mahkeme kararına ihtiyacının bulunması, davalının hukuki ilişkinin varlığını inkâr etmesi nedeniyle davacının hakkının tehlike içinde bulunması gereklidir. Somut uyuşmazlıkta ise, direnme kararına konu dönem yönünden davacının devam etmekte olan sigortalılığının varlığı davalı tarafından inkar edilmediğinden ve davacının anılan dönem yönünden hukuki durumunda bir tereddüt yaratılmadığından davacının sigortalılık haklarından yararlanabilmesi için bir mahkeme kararına ihtiyacı bulunmamaktadır.

    Sonuç itibariyle, davacının sigortalılığının tespitini talep ettiği sürelerden 31.10.2008-31.12.2009 tarihleri arası dönem yönünden davalı SGK tarafından davacının sigortalılığının 01.10.2008 tarihinde başladığı ve devam etmekte olduğu hususunun inkar edilmemekle, davacının 2926 sayılı Kanuna tabi tarım Bağ-Kur sigortalısı olarak Kuruma tescilinin bulunduğu 31.10.2008-31.12.2009 tarihleri arasındaki sigortalılık sürelerinin, yeniden tespitini dava yolu ile talep etmede hukuki yararı bulunmamaktadır.

    Hal böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup; direnme kararının onanması gerekir.

    SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, 01.02.2012 gününde yapılan ilk görüşmede oybirliği ile karar verildi.

    (daha&helliip;)

  • Dava konusu edilemeyen manevi tazminat istemi ıslah yoluyla istenemez

    Özet: Açıklanan nedenlerle, haksız fiil nedenine dayalı tazminat istemli davada, davanın konusunu sadece maddi tazminat oluşturmaktadır. Dava konusu edilmeyen manevi tazminat talebi ayrı bir müddeabihtir. Bu nedenle de ıslahın konusu olamayacakları; eş söyleyişle eldeki davada başlangıçta dava edilmeyip, ıslahla davaya katılmak istenen manevi tazminat ayrı bir müddeabih olmakla, ayrı bir davanın konusunu teşkil edecekleri, kanaatına oyçokluğu ile varılmıştır. Nitekim benzer ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 29.06.2011gün ve 2011/1-364-453 E. / K. sayılı kararında da kabul edilmiştir.
    Görüşmeler sırasında azınlıkta kalan üyeler şu görüşleri savunmuşlardır: davalar arasında 6100 sayılı HMK’NIN 166/4 maddesi kapsamında bağlantı bulunması halinde ıslah yolu ile dava dilekçesinde yer alamayan bir talebin eklenebileceği, tek bir eylem olduğuna göre bu eyleme dayalı taleplerin ıslah yolu ile eklenebileceği, tamamen ıslah ile dava dilekçesinin tamamını değiştirme hakkına sahip olan davacıya kısmen ıslah ile manevi tazminat isteminin eklenmesinin kabul edilmemesinin usul hükümlerine aykırı olduğu, başvuru harcı yatırılmış ise bu talebin bir ek dava gibi kabul edilerek karar verilebileceği, başvuru harcı yatırılmamışsa da, peşin karar ve ilam harcı ödenmek suretiyle verilen bu dilekçenin ayrı bir dava olarak kabul edilmesi gerektiği, başvuru harcının sonradan ikmal ettirilebileceği, usul ekonomisi ve süreye bağlı talepler bakımından arz ettiği önem nedeniyle böyle bir dilekçenin ayrı bir dava dilekçesi olarak kabul edilmesinin hakkaniyete uygun düşeceği, objektif dava birleşmesi olan davalarda talep kısmının ıslah ile arttırılabileceği, çağdaş hukuk sistemlerinde ıslah hükümlerinin bulunmadığı, hakka ulaşmanın önündeki engellerin kaldırılması gerektiği görüşleri savunulmuş ise de, Kurul çoğunluğunca bu görüşler kabul edilmemiştir.
    Oluşan bu durum karşısında, mahkemece açıklanan ilkeler çerçevesinde manevi tazminat yönünden davanın reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup; direnme kararının onanması gerekir.

    • 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 176: Islahın kapsamı ve sayısı
    • 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 177: Islahın zamanı ve şekli
    • 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 178: Islah sebebiyle ortaya çıkan yargılama giderleri ve karşı tarafın zararının ödenmesi
    • 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 179: Islahın etkisi
    • 6098 Sayılı Borçlar Kanunu madde 54 Bedensel zararlar
    • 6098 Sayılı Borçlar Kanunu madde 55 Tazminatın belirlenmesi
    • 6098 Sayılı Borçlar Kanunu madde 56 manevi tazminat

    (daha&helliip;)

  • İhtiyati haciz icra takibi sayılamaz

    Özet : İhtiyati haczin TTK.nun 662. maddesinde zamanaşımını kesen sebepler arasında belirtilen takip talebi niteliğinin bulunmadığı, bu işlemlerin ayrı hukuki sonuçlar doğuracağı, dolaydı ile zamanaşımını kesmeyeceği, Hukuk Genel Kurulunun 22/06/1966 T.E.İc. 805, K:475 sayılı kararında kabul edilmiş olup uygulama da bu doğrultudadır. Sözü edilen Hukuk Genel Kurulu kararı ve zamanaşımı hususundaki uygulama da ihtiyati haczin icra takip işlemi olmadığı hususundaki görüşün doğruluğunu kanıtlamaktadır.
    Öte yandan, somut olayda, ihtiyati haciz kararı mahkemece kaldırılmamış olup, borçlunun konkordato İsteminden vazgeçmesi sebebi ile Adana Onikinci Tetkik Merciinin 05/05/1999 tarih, 1999/2338-2312 sayılı kararı ile konkordato mühleti kaldırıldığından ihtiyati haciz uygulamasının borçlunun konkordato projesini sonuçsuz bırakacağından söz edilemez.
    Aksinin kabulü ile ihtiyaten haczedilen malların borçluya iadesi halinde ihtiyati haciz hakkı mahkeme kararı ile belirtilen alacaklının zararının oluşacağı da açıktır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

    • 2001 Sayılı İcra İflas Kanunu Madde 35: Takibin başlaması
    • 2001 Sayılı İcra İflas Kanunu Madde 58: Takip talebi ve muhtevası
    • 2001 Sayılı İcra İflas Kanunu Madde 257: İhtiyati haciz şartları
    • 2001 Sayılı İcra İflas Kanunu Madde 264 : İhtiyati haczi tamamlaıyan merasim
    • 2001 Sayılı İcra İflas Kanunu Madde 284 : Hak düşürücü müddet

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 23.02.200 Tarih 2000/12-49 Esas 2000/94 Karar (daha&helliip;)

  • İş kazası nedeniyle tazminat davasında anne baba lehine destek tazminatı hükmedilmelidir.

    ÖZET: İş kazası sebebiyle ana ve baba yararına tazminata karar verilebilmesi için ana ve babaya iş kazasından dolayı gelir bağlanması gerekir. Ana ve babaya iş kazasından dolayı gelir bağlanmayacağının açık olarak belli olması halinde SGK’ya tespit davası açılmasına gerek yoktur. Öte yandan, ana ve babaya 65 yaşından sonra iş kazası sebebiyle gelir bağlanacak ise, buna göre maddi tazminat hesabı yapılmalıdır.

    • İş Kazası Sonucu Gerçekleşen Ölüm Nedeniyle, Ana Ve Babanın Maddi Tazminat İstemi
    • 6098 Sayılı Borçlar Kanunu madde 52 destekten yoksun kalma tazminatı
    • 506 Sayılı (Mülga) Sosyal Sigortalar Kanunu Madde 24
    • 5510  Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Kanunu madde 20: Hak sahiplerine gelir bağlanması, evlenme ve cenaze ödenekleri
    • 5510  Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Kanunu madde 29: Yaşlılık aylığının hesaplanması
    • 818 Sayılı (mülga) Borçlar Kanunu  Madde 45

    T.C. Yargıtay  Hukuk Genel Kurulu 27.03.2013 Tarih      2012/21-1047 Esas,  2013/395 Karar (daha&helliip;)

  • İşçilik alacaklarında temyiz aşamasında ibraname sunulursa bu husus incelenmelidir.

    Özet: Davalı, temyiz aşamasında dava konusu borcu söndüren nitelikte bir belge vermişse, bu belge üzerinde gerekli inceleme yapılmak sure-tiyle bir karar verilmesi gerekir. Diğer bir anlatımla yargılama aşamasında borcu itfa eden belge değerlendirilmeye alınmalıdır. Gerçekten de, yargılamada davayı inkar eden davalının savunması borcunu bulunmadığı savunması da kapsar. O nedenle, davalının borcun ne sebeple bulunmadığını açıklama ve iddianın aksine, delillerini ika-me etme hakkının ortadan kalktığından söz edilemez. Belirtilen nedenlerle, temyiz aşamasında sunulan ve borcu söndüren bir belgenin varlığı karşısında savunmanın genişletilmesi yasağın-dan söz edilmeyeceğinin kabulü zorunludur.

    • 1475 sayılı Bireysel İş Kanunu madde 14 :kıdem tazminatı
    • İbranamenin Temyiz Aşamasında sunulması
    • 6098 Sayılı Borçlar Kanunu madde 132 : İbra
    • Borcu Sonlandıran Belge ibraname

    T.C Yargıtay Hukuk Genel Kurulu  27.02.2013 Tarih, 2012/9-842 Esas 2013/291 Karar (daha&helliip;)